| 1959 August 5 [Hagia Sophia Museum] |
Maria Callas in Turkish
Wednesday, November 17, 2021
Sunday, November 14, 2021
2019
ANDANTE MUSIC MAGAZINE
Doğumunun 95. yılında Maria Callas
https://www.andante.com.tr/tr/9066/Dogumunun-95.-Yilinda-Maria-Callas
2018
KADIN SESİNİN BÜYÜSÜ
Olağanüstü bir sese sahip ama kaprisli, bencil, rakipleriyle saç saça baş başa kavga eden bir kadın! Opera yıldızlarına verilen ‘prima donna’ (birinci kadın) adı zamanla böyle bir anlama büründü. Aralarındaki rekabet, 18. yüzyıldaki Francesca Cuzzoni ile Faustina Bordoni’den 20. yüzyıldaki Maria Callas ve Renata Tebaldi’ye kadar destanlaştı. Sahne hayatı ve gerisinde yaşanan gerçek dramlar…
Odysseia destanında gemisiyle ülkesine dönmeye çalışan Odysseus, yolda karşılaşacağı büyük bir tehlike konusunda şöyle uyarılır:
“Sirenlere
varacaksın sen en önce,
Onlar büyüler yakınlarına gelen bütün insanları,
Kim yaklaşırsa bilmeden ve dinlerse onları, yandı, (…)
Sirenler onu çayırda çınlayan ezgileriyle büyüler, (…)
Durma orda yürü, arkadaşlarının da tıka kulaklarını,
Tatlı balmumuyla tıka ki, onların sesini dinlemesinler.”
Homeros’un
destanındaki güzel şarkılarıyla erkekleri büyüleyerek yok eden “Siren” denilen
bu yaratıkların adı, bugün neden alarm sesi anlamına geliyor? Çünkü öteden beri
kadın sesinde erkekleri büyüleyerek mahveden bir tehlikenin barındığına
inanılırdı. Belki de bu nedenle, 18. yüzyıldan itibaren opera şarkıcısı
kadınların, sahnede canlandırdıkları roller hayatlarına yansıtılıyor, sıradan
bir kadın olmaktan çıkarılarak birer zalim kraliçe, kocasına ihanet eden eş,
intikam peşinde koşan veya yoldan çıkmış trajik kadına dönüştürülüyorlardı.
Toplumdaki diğer kadınlardan farklı olarak icra ettikleri sanat, kazandıkları şöhret ve para nedeniyle, basmakalıp bir tip haline geldiler. İtalyanca “prima donna” (birinci kadın) veya “diva” (tanrıça) gibi adlarla anıldılar. “Prima donna” zamanla şımarık, kıskanç, kavgacı, bencil kadın anlamına geldi. Perde kapandıktan sonra rolleri bitmiyordu; sanki sürekli skandal çıkarmak zorundaydılar. Ayrıca ahlaken yoldan çıkmış kabul ediliyorlardı. 20. yüzyılın ortalarına kadar bu inanış sürdü. Kendi aralarındaki rekabet de “prima donna” modelinin bir başka özelliğiydi. Opera meraklılarının futbol takımı taraftarları gibi tuttukları birer soprano (veya mezzosoprano) vardı; basının toplumdaki etkisi arttıkça bu rekabet de keskinleşti ve eğlence endüstrisinin en canlı ve kârlı yönlerinden biri oldu.
Yukarıda çizdiğimiz bu modelin ilk örneği 18. yüzyılın ortasındaki Faustina-Bordoni-Francesca Cuzzoni ikilisiyse, son örneği de 20. yüzyılın ortasındaki Maria Callas-Renata Tebaldi çiftiydi. Bu modelin bir gerçek değil de bir kalıp olduğunu en iyi kanıtlayan, aralarındaki iki yüzyıllık zaman farkına rağmen bu iki rekabetin birbirine benzerliğiydi.
Francesca Cuzzoni (1696-1778) ile Faustina Bordoni (1697-1781), kariyerlerinin zirvesine Londra sahnelerinde ulaşmış iki İtalyan şarkıcıydı. Londralılar Cuzzoni’ye “Eski Siren”, Bordoni’ye ise “Yeni Siren” lakabını takmışlardı. Her ikisi de iyi birer şarkıcıydı. Bordoni çok güzel, yumuşak görünüşlü bir kadınken, Cuzzoni’ye kimse böyle iltifat edemezdi. Ancak çirkin, inatçı, kavgacı Cuzzoni, müzisyen olarak diğerinden daha üstün görülüyordu.
Bu divaları İngilizlerle tanıştıran, besteci Handel olmuştu. Londra’da kurulan Royal Academy of Music adlı opera topluluğunun başına gelen Handel, her ikisini de İngiltere’ye davet etmişti. Londra’ya ilk gelen Cuzzoni, Handel’in “Ottone” adlı operasındaki rolü için prova yapılırken kıyameti kopararak besteciyi çileden çıkardı. Onu belinden tuttuğu gibi ikinci kat pencerelerinden birinin önüne sürükleyen Handel, “Madam, tam bir dişi şeytan olduğunuzun farkındayım ama benden size uyarı: Ben de bütün şeytanların başı iblisim!” diye bağırdı. Her an pencereden aşağı atılacağını anlayan Cuzzoni, rolü üstlenerek büyük bir başarı kazandı.
Birkaç yıl sonra bu defa Handel, İtalya’dan Francesca Bordoni’yi transfer etti. İki kadın, biri soprano diğeri mezzosoprano olduğu halde, hemen müthiş bir rekabete girdiler. Seyirciler taraflara ayrıldı; rakip taraftarın gözdesi şarkı söylerken onu ıslıklayıp yuhalayarak operayı futbol stadyumuna çevirdiler. Yarış atlarına Cuzzoni ve Faustina isimlerinin verilmesi rekabeti daha da artırdı. O sırada yeni yeni gelişen basın, ballandıra ballandıra bu rekabeti anlatarak düşmanlığı kızıştırdı. 1727’de Bononcini’nin “Astianatte” adlı operasında her ikisi birden rol aldı. Birinin taraftarları öbürünü o kadar çok yuhaladı ki, her iki şarkıcının da duyulması imkânsız hale geldi. Kavga sahneye taşındı; şarkıcılar birbirlerinin perukalarını çekip çıkararak dövüşmeye başladı. Sonunda her ikisi de sahneden zorla içeriye taşındı. Seyirciler arasında bulunan veliaht prens ve prenses dehşete kapılmıştı; opera sezonu tamamen tatil edildi.
Müzik tarihçisi Sarah Pozderec-Chenevy, doktora tezinde (“Diva Rivalry for Fun and Profit”), Cuzzoni ile Bordoni arasındaki rekabeti, 20. yüzyılda Maria Callas ile Renata Tebaldi arasındaki yarışa benzeterek şöyle diyor: “Faustina Bordoni (ve daha sonra Renata Tebaldi) gibi ‘iyi’ kadınların yaşam öyküleri anlatılırken, kahramanın hayatının mutlu sonla bittiği vurgulanır; prima donna, sıkı çalışmasının ve ahlaklı davranışlarının meyvesini toplayarak, etrafında ailesiyle huzur içinde yaşlanır. Francesca Cuzzoni (ve daha sonra Maria Callas) gibi, şımarık, bencil ve ‘kötü’ kadınların kaderi ise kara komediye benzer; prima donna yaşlandığında günahlarının sonucuna katlanır, yalnız başına kalır”. Gerçekten de ‘kötü’ diva Francesca Cuzzoni müziği bıraktıktan sonra bir düğmecinin yanında çalışarak yoksulluk içinde ölürken, ‘iyi’ diva Faustina Bordoni ünlü besteci Hasse ile evlenerek mutlu bir yaşlılık dönemi geçirdi.
Romantik dönemde yani 19. yüzyılda opera çok parlak bir dönem geçirdi. Ancak bu devrin prima donna’larının öncekilerden çok farkı yoktu. Bestecilerden emprezaryolara kadar herkesi karşılarında tirtir titrettikleri, kaprisleriyle aynı sahneyi paylaştıkları meslektaşlarını bıktırdıkları söyleniyor, basın da bu söylentileri abarttıkça abartıyordu. 19. yüzyılın büyük yıldızı İspanyol mezzosoprano María Malibran’ın 28 yaşında ölmesi bile basında böylesi sert bir rekabete bağlanmıştı. Malibran, 1836’da Londra’da attan düşerek ağır bir sarsıntı geçirmesine rağmen opera gösterilerini iptal etmedi. Öldüğü gün, Manchester’da bir konserde, soprano Maria Caradori-Allan ile sahneyi paylaştı. İkisi, Mercadante’nin “Andronico” operasından bir düet söylediler. Orkestra şefi Sir George Smart’ın anlattığına göre, Caradori-Allan şarkı söylerken, birlikte provasını yapmadıkları bir dizi süslemeye girişince (İtalyan operasında şarkıcılar besteye kendi ses süslemelerini katar), María Malibran da çaresiz ona doğaçlama yaparak karşılık vermek zorunda kaldı. Bu stres yetmiyormuş gibi seyirciler alkışlarıyla şarkıcılardan düeti tekrarlamalarını istediler. Tezahürat sürerken, bitap durumdaki Malibran orkestra şefinin kulağına “Tekrar söylersem beni öldürecek” diye fısıldadı. “Öyleyse söyleme, bırak seyircilere ben durumu açıklayayım” dedi orkestra şefi. Ancak Malibran “Hayır” diye cevap verdi. “Yeniden söyleyeceğim ve onu (Coradori-Allan’ı) mahvedeceğim.” Ancak fazla geçmeden fenalaşarak sahne arkasına taşınan Malibran, bir daha kendine gelemeden hayata veda etti. Muhtemelen Coradori-Allan, Malibran’ı öldürmek için bilinçli hareket etmiş değildi ancak divalar arasındaki rekabetle ilgili önyargı nedeniyle bu dedikodu peşini bırakmadı.
Maria Callas’ın hiddeti Maria Callas, Chicago’da Madama Butterfly operasında oynadığı sırada kendisine bir dava açıldığını öğrenince tebliğ eden polislere bağırırken objektiflere yakalanıyor. Callas’ın kavgacı kişiliği ve davaları ön plandaydı.
Sahnelerin “iyi” prima donna”sı Tebaldi hakkında dedikodulara izin vermemesi ve zarif bir portre çizmesi sayesinde sahnelerin “iyi prima donna”sı olmuştu.
Metropolitan Operası’ndagiyinme odasında kutluyor, 1968.
Bu ikilinin son kez karşılaşmaları olacaktı.
https://tarihdergi.com/kadin-sesinin-buyusu-prima-donnalarin-olaganustu-rekabeti/
ANDANTE
MUSIC MAGAZINE
2009
CUMHURİYET DAILY NEWSPAPER
Sıra dışı bir ilahe: Maria Callas
Annesi için daima çirkin ve şişko bir veletti. O ise ince kalmak için tenya yutuyordu. Puccini’den ve onun operalarından nefret ediyordu ama kariyerinde çok önemli bir yere sahipti. Onassis’i çok sevdi ama ihanet sarmalında savruldu. Dev bir yetenekti. Duygusal, gururlu ve kırılgan soprano Maria Callas. Bu sıra dışı ilahenin öyküsünü İtalyan yazar Alfonso Signorini yazdı.
Çirkin, şişko velet!
20. yüzyılın ve çağının bir numaralı opera sanatçısıydı Maria Callas... Asıl adıyla Anna Maria Cecilia Sofia Kalogeropoulo… 2 Aralık 1923’te New York’ta dünyaya geldi. Anne ve babası Yunanistan’dan ABD’ye gelen göçmenlerdendi. Babası George Manhetin, Yunanlıların çoğunlukta olduğu yerde eczacı olarak çalışırken ismini Callas olarak değiştirdi. Küçük Maria babasına tapardı, mümkünse tüm vaktini onun dükkânında geçirirdi. Sesinin de aslında ilk keşfedildiği yerdi babasının dükkânı. Dükkânın ortasına dikilip, beyaz bir güvercinin özgürce uçuşunu taklit eden kol hareketleriyle az söylemedi “La Paloma”yı. “Una paloma blanca... Una paloma blanca...” Şarkının sonunda bakışlarıyla gökyüzünün o özgür ruhuna eşlik eder, şık uçuşuna hızlı bir el hareketiyle veda ederdi. Dükkânda alkış sesleri birbirine karışırdı. Sanat yaşamına 9 yaşında aldığı ilk piyano dersleri ile başlaması kaçınılmazdı artık. Ses... Tüm aile biliyordu ki Callas evinin geleceği buydu... 1937’de annesiyle babası boşanınca, anne ve ablasıyla Yunanistan’a dönen küçük Maria için zor günler başlamıştı. Zor kadındı annesi... Zor ve zalimdi... Annesi için daima çirkin, şişko bir velet olarak kaldı, ideal bir ilişkileri olamadı hiç. Annesi ablasını da sanatçı yapmak için çok uğraştı ama olmadı... O Maria değildi, kimse Maria gibi değildi... Annesi belki nefret etmedi ama Maria’yı tam anlamıyla da sevemedi. Maria ünlendikten sonra ise ilişkileri daha da kötüleşti. Maria Callas bunu bir sanatçı olup para kazanmasının ardından hırslı annesinin kıskançlığına bağladı ve onunla görüşmeyi kesti.
Köylü kızı Santuzza
Atina’da İspanyol soprano De Hidalgo’nun öğrencisiydi. Çalışkanlığı ve yeteneğiyle ilgi çekti. Sahneye ise gerçek anlamda 15 yaşında, Pietro Mascagni’nin “Cavalleria Rusticana” operasındaki köylü kızı “Santuzza” rolü ile çıktı. Ve sanki ömrü boyunca kendi yaşantısını oynadı. O dönem Atina’da ulusal konservatuvara 16 yaşından küçükleri almadıkları halde girmeyi başardı. İlk anda sesi kulağa kontralto gibi gelse de daha sonra sesinin oturmaya başlaması ile hocaları onun mezzo-soprano olduğunu fark etmişti.
Manşetler de onu sevdi!
Evet Callas, kariyerine Yunanistan Ulusal Operası’nda küçük bir rol ile başlamış ve “Madam Butterfly” ve “Tristan und Isolde” ile ün kazanmaya başlamıştı ama 1947’de Verona’da ise artık yıldızdı. Yeteneği, insanların ilgisini gittikçe daha fazla çekiyordu. Özellikle medyanın ilgisi onu sürekli manşette tuttu. Aynı yıllarda İtalya’ya giderek uzun bir süre sahne aldı.
İnce kalmak için...
İnce kalma yolunda yaşadığı baskı ve bu uğurda uyguladığı yöntem dehşet vericiydi. Kasten tenya yutuyordu düşünün. Uluslararası Maria Callas Birliği Başkanı olan Bruno Tosi’nin açıklamasına göre ise, Callas çiğ et yemeğe olan merakına bağlı olarak tenyalar üzerine tedavi görmüş, ayrıca iyot tüketimiyle yapılan bir diyet sonucunda kilo vermişti. Bu, tehlikeli bir yöntemdi ancak kendisini güzel bir kuğuya çevirmişti. Tosi’nin tanımıyla Callas “Birçok kadın gibiydi. Tüm hayatı boyunca kilolarıyla savaştı.”
Aşk ve Onassis...
Günün birinde ünlü para babası Aristoteles Onassis ile tanıştı, çılgınlar gibi
âşık oldu, masal gibi sevdi. Onassis ona Callas olduğunu unutturan tek erkekti.
1959’da eşi Giovanni Battista Meneghini’den ayrılmasının nedeni belliydi;
Onassis’le evlenmeyi çok istiyordu. Sanat onun varlık nedeniydi ama operayı
bile bırakacak kadar çok seviyordu Onassis’i. Onun uğruna kaybettiği bebeğini
bile sahte adla gömmeyi kabul etmişti. Onassis ise bu aşkına ne kadar değerdi
tartışılır ama Maria Callas ile evlenmeyecek, onu acımasız sözler sarf ederek,
aşağılayarak terk edecek ve suikast sonucu öldürülen ABD Başkanı George
Kennedy’nin eski eşi Jacqueline Kennedy ile evlenecektir. Maria, Onassis’in
evliliğini asla kabullenmez, sanatına sığınır adeta.
Puccini’den hiç haz etmedi ama...
İki yıl sonra (1962) tekrar konserler vermeye başlar. Maria Callas’ın
Puccini’den ve başta “Tosca” olmak üzere hiçbir operasından zerre kadar haz
etmediğini kaçımız biliriz? Ama ‘Tosca’daki “Floria Tosca” karakteri de tıpkı
“Norma” ve “Violetta” gibi kendisiyle özdeşleşir. Kaldı ki “Tosca” operası
kariyerinde çok önemli bir yere sahiptir.
Öldü mü, öldürüldü mü?
16 Eylül 1977’de 53 yaşındayken tek başına yaşama veda etti Maria Callas. Kalp
krizinden ölmediği, bir cinayete kurban gittiği söylenedurdu. 9 milyon dolarlık
mücevherleri için piyanist arkadaşı Vaseo Devetzi tarafından zehirlenmiş
olabileceği iddia edildi. Bu arada Callas’ın Devetzi’ye miras kalan 11
mücevheri Cenevre’deki bir müzayedede 1 milyon 41 bin Avro’ya satıldı.
MESELE MAGAZINE
2007
HÜRRİYET DAILY NEWSPAPER
Callas hala bir efsanedir
ÜNLÜ bir klasik müzik dergisi (*) kapağında büyük harflerle şunu soruyor: "Ölümünden 30 yıl sonra, Maria Callas hala en iyi midir?"
1997
Bir zamanların paparazzileri, şımarık sopranonun, Onassis'in kendisine hediye etmiş olduğu bilmem kaç karat mücevheri beğenmediği için uzatmalı sevgilisinin kafasına fırlattığı ya da ‘‘La Scala’’daki provada piyanist fos tuşe vurduğu için dekorları isterik çığlıklarla yırttığı haberlerini verirlerdi. Cehaletimi bağışlayın, benim opera kültürüm yoktur. Batı musikisini çok sevmeme rağmen notalı insan sesi kullanan klasik sahne eserlerinden hazzetmem. Kolay Verdi aryalarını bile dinlemem. Wagner ‘Siegfried’’ini hiç dinlemem. Bırakın ‘‘La Scala’’da Pavorotti işiteceğim diye Milano'lara uçmak, binde bir davet edildiğim prömiyerlere dahi ‘‘şeref vermemek’’ için, sanki kiralıktan başkası mülkiyetimde varmış gibi, smokinimim temizlemede olduğu yalanını uydururum. Ya da tam o gece müthiş bir gribe yakalanırım. Belki eşek hoşaftan ne anlar suyunu içer tanesini bırakır diyeceksiniz ama, delicesine hoşlandığım Schubert, Schumann veya Mahler ‘‘lied’’lerini hariç tutarsak, zahir modern zamanların uslanmaz bir çocuğu olduğumdan, insan sesi duyulan müzik yapıtları arasında, ben, pek çok kişinin nefret ettiği ve zaten tam opera olarak tanımlanamayacak çağdaş ve avangard eserleri severim. Örneğin, Alban Berg'in ‘‘Wozzeck’’ine bilet bulabilmek için yağmur altında kuyruk yapabilirim ve aralıksız altı saat boyunca, ‘‘Plajdaki Einstein’’da Bob Wilson'un repetitif tınılarına büyülenebilirim. Ama dediğim gibi, klasik operaya kırk yıl uğramasam, aklıma gelmez. EFENDİM, operadan söz edişimin gerekçesi Maria Callas'tan kaynaklanıyor. Zira belki malumunuz, bu yıl, tüm zamanların ‘‘en büyük divası’’ addedilen Yunan asıllı sanatçının yirminci ölüm sene-i devriyesi idrak ediliyor. Dolayısıyla, şu sıralar Batı radyo ve televizyonlarından hangisinin düğmesine bassanız; Avrupa kitapçılarından hangisinin camekanına göz atsanız, yabancı dergilerden hangisinin sayfasını çevirseniz, karşınıza Callas çıkıyor. Plakçı dükkanlarının tezgahlarını da silme, fi tarihinde bu soprano tarafından icra etilmiş eserlerin yeni kopya CD'leri dolduruyor. İyi güzel müzik aşkı, ‘‘bel canto’’ nostaljiyası, insan kadirşinaslığı ve saire falan filan ama, sağa bak Callas, sola bak Callas, hafakanlar basıyor. İnsanın içinden müteveffa hatuna sunturlu beddua savurmak geliyor. Zahir anladınız, eh toprağı bol olsun ama, ben operayı sevmediğim gibi, doğrusu bu Maria Callas'ı da sevmezdim. Günahım kadar hazzetmezdim. Hayır, milliyetçiliğe ve şovenliğe zırnık prim verenlerden değilim, bunun ünlü sopranonun Yunani kökenden inmesiyle asla bir ilgisi yok. ‘‘La Traviata’’daki icra tarzıyla ise hiç mi hiç ilgisi yok. Bilmediğim bir sanat dalında yorum getirmek zaten benim ne haddime...Efendim Callas'dan hoşlanmazdım, çünkü birincisi, asıl ismi Kalegoropulos olan kadıncağızı olağanüstü derecede kaknem bulurdum. Suratından korkardım. O koca göbekli ve gangster gözlüklü diğer Yunani Aristidis Onassis'in bile nasıl olup da böyle çirkin bir hatuna milyarlar yedirdiğine şaşırıp kalırdım. Zaten Callas'ı sevmememin diğer nedenini artistin hayat tarzı oluştururdu. Ellili yıllar sonundan hayal meyal, atmışlı yıllardan da iyi hatırlıyorum, ‘‘diva’’nın yeni bir kaprisi mutlaka her hafta dergi sayfalarına düşerdi. O zamanların ilk paparazzileri, şımarık sopranonun, Onassis'in kendisine hediye etmiş olduğu bilmem kaç karat mücevheri beğenmediği için bunu uzatmalı sevgilisinin kafasına fırlattığı ve Cannes'de demirli yatı arya söyleyerek terk ettiği ya da ‘‘La Scala’’daki provada piyanist fos tuşe vurduğu için Callas'ın dekorları isterik çığlıklarla yırttığı haberlerini verirlerdi. Hanımefendileri günlük hayatta da opera sahnesindeymiş gibi davranırlardı. İşte bu yüzden, ben de, Herge'nin ‘‘Tenten’’ çizgi - romanında yarattığı bütün olumsuz kişilikler içinde en çok Maria Callas'ı fena halde alaya alan ‘‘Castafiore’’ tiplemesine bayılırdım. Taşlamaları tekrar tekrar okurdum. Üstelik anımsıyorum, koca göbekli ve gangster gözlüklü armatör ne zaman ki yurttaşı madamaya artık dayanamaz oldu ve Kennedy'nin tahta memeli dulu Jackie 'ye nikah kıydı, bendeniz de zevkten dört köşe oldum. Callas'ın bundan böyle ‘‘Medea’’ tragedyalar söyleyeceğini düşündüm.1977 yılında ‘‘diva’’nın öldüğünü işittiğimde ise değil bir nebze gözyaşı dökmek, radyo O'nun anısına ‘‘Macbeth’’den parça çalmaya başlayınca ibreyi tak diye caz istasyona döndürdüm. Doğru doğru dosdoğru, ben Callas'ın vefatına zerre kadar üzülmedim N'apim, klasik opera kültürüm yok ve bu sanat türünden zevk almıyorum. N'apim, Maria Callas'ın hançeresinden çıkan sesleri anlamıyorum. Üstelik, etten ve kemikten olarak da bu Maria Callas'ı hiç sevmiyorum. Cehaletimi tekrar bağışlayın ve merhumeyi hayırla anmadığım için günahımı affedin.
Ben, Maria Callas'ı severim
Olur mu? Laf aramızda, olur.
Yoksa opera düşmanlığının (!) peşini bırakmayacağım.
Philadelphia filminde Andrea Chenier operasından aryasını dinlerken ürperdim.