Wednesday, November 17, 2021


1959 August 5 [Hagia Sophia Museum]

Maria Callas ile ilgili Türk basının da çıkmış yazıları blogta bir araya getirmeye çalışıyorum. Elbette henüz tamamlanmadı. Elinizde Türk basınında çıkmış yazılar varsa ve bana iletirseniz çok sevinirim. 

I am trying to bring together the articles published in the Turkish press about Maria Callas. It is not yet complete. If you have articles published in the Turkish press please do send them to me, many thanks in advance. 

Sunday, November 14, 2021

2019 

ANDANTE MUSIC MAGAZINE

2019.10.08
Maria Callas on her 95th Birthday
by Yiğit Gürsoy     

Doğumunun 95. yılında Maria Callas

 

Bir fenomen, bir tanrıça, bir efsane, opera dünyasının gelmiş geçmiş en büyük sopranosu… Callas için söylenen bu sözlere benzer birçoğu daha eklenebilir. Acaba neden bu sıfatlar sadece onun için kullanılıyor? Tüm bu sözler abartılı mı, yoksa az bile söylenmiş hakikatler mi? Günümüz sopranoları, tıpkı son moda akımları gibi 5-10 senede popülerliklerini yitirirken neden Maria Callas ölümünün üzerinden 41, son komple operasını söylemesinin üzerinden ise 53 yıl geçmesine rağmen hâlâ “Soprano Assoluta” olarak anılıyor?

Bu yazıyı hem Callas’ın bilinmeyen yönlerinden ve sanatıyla ilgili değinilmesi gerekenlerden bahsetmek hem de hakkında anlatılan veya gerçeğe dayanmayan bazı söylentileri netleştirmeye çalışmak için kaleme alıyorum. Maria Callas için romantik kimselerin savunduğu en ünlü tez, onun opera kariyerini ünlü armatör Onassis için bıraktığı, ondan sahip olduğu erkek çocuğun öldüğü ve gizlice bir cenaze töreni yapılarak gömüldüğüdür. Hiçbiri doğru değildir. Maria Callas’ın kocasını Onassis için terk ettiği yıl 1959’dur. Yazımın ilerleyen satırlarında da değineceğim gibi, o tarihten birkaç yıl önce Callas’ın vokal problemleri başlamış ve kendisine koyduğu o yüksek çıtada şarkı söyleyebilmek için zorlanmaya başlamıştır. Onassis, Maria Callas’ın şan hayatını en fazla iki-üç yıl kısaltmıştır, daha fazla değil. Çocuk konusu ise tamamen asılsız bir söylentidir. 10 yıllık evlilikleri boyunca daima çocuk, hatta ikiz çocuk sahibi olmak isteyen Callas’ın biyolojik olarak buna imkânı yoktur. O zamanki doktor raporlarında hiçbir şekilde çocuk sahibi olamayacağı defalarca belirtilmiştir. Daima çocuk isteyen Callas 1970’li yıllarda bile sekreteri, sonradan da yakın arkadaşı olan Nadia Stancioff’a “Sanırım bu sefer hamileyim” diyecek, beraber gittikleri doktor ise 1950’lerde kendisine konan teşhisi doğrulayacaktır. Callas için söylenen bir başka asılsız yorum ise kilo kaybıyla beraber sesinde sallanma olmasıdır. Kayıtların doğrulayacağı gibi, Callas’ın sesindeki vibrasyon aralığının genişliği, onun en kilolu yıllarında verdiği bazı temsillerde bile kolaylıkla duyulabilir. Örneğin 1952 yılında Meksika’da söylediği Rigoletto’da kuartetin sonundaki Do diyez, Lakme’nin aryasındaki Si, 1951 yılında Napoli’de söylediği Il Trovatore’deki Do bunu açıkça onaylar. 

Yine Maria Callas’ın bilerek ve isteyerek bağırsak kurdu yuttuğunu ve bu sayede kilo verdiğini söyleyenler de vardır. Bunda belki bazı olayları kendi fantastik yorumlarıyla anlatan Callas’ın da payı vardır. Callas bu konu için “Bende bir bağırsak kurdu varmış, birçok kişinin tersine bana kilo verdireceğine kilo aldırıyormuş, tedavi olup ondan kurtulduğum zaman zayıfladım” demiştir. Hiçbir tıbbi dayanağı olmayan bu tez, konu hakkında yukarıda değindiğim yorumun doğmasına sebep olmuştur. Halbuki birçok tanığın söylediği gibi kilo vermeden önce müthiş bir iştaha sahip olan Callas, “adeta bir erkek kadar çok ve hızlı” yemek yeme alışkanlığı olan bir kadındır. Yine kendisinin verdiği bir başka röportajda “Kilo aldıkça sesimi kontrol etmek zorlaşıyordu, ses ağırlaşıyordu. Ayrıca iyi rol yapabilmek, ifadelerinizin net ve anlaşılabilir olması için çene kemiğimizin görünmesi lazım” demiştir. İşin asıl doğru olan yönü bu zihniyette olan Callas’ın sıkı bir rejim sayesinde bir yılda 37 kilo vermesidir.

Söylentileri bir kenara bırakıp sanatçı olarak Maria Callas’ı ele alalım… Callas opera alanında devrim yapmış bir sopranodur. Onun zamanına kadar sopranolar kategorilere ayrılmış; koloratur, lirik, lirik koloratur, lirik spinto, dramatik gibi sıfatlarla repertuvarlarını daraltmışlardı. Sahne üzerindeki oyunculuk ikinci plana itilmiş, büyük ve abartılı jestlerle, statik duruşlarla sınırlandırılmıştı. Söz ve ifade, notaları doğru olarak söylemenin gerisinde kalıyordu. Maria Callas vokal sınıflandırmalara karşı çıktı. Tıpkı bir yüzyıl öncesi sopranoları gibi mezzosopranodan koloratur sopranoya kadar bestelenmiş bütün rolleri seslendirdi. Vokal olarak hiçbir sınır tanımıyordu. Gelmiş geçmiş hiçbir soprano onun gibi Macbeth, Lucia di Lammermoor, Saraydan Kız Kaçırma, I Vespri Siciliani, I Puritani, Norma, La Traviata, Armida (G. Rossini), Tosca, Rigoletto ve La Gioconda’yı aynı sezon içinde söylemedi, söyleyemedi. (1952 sezonu - 11 değişik rol, 56 temsil, üç konser) Bu, günümüze kadar aşılmamış ve eşi benzeri olmamış bir vokal sınırsızlıktır. En tiz notasından en pes notasına kadar bütün tonların aynı yerden ve aynı büyüklükte gelmesi inanılmazdır. Oyunculuk yeteneği ve sahneye girdiği an bütün dikkatleri üzerine çeken, adeta manyetik güce sahip bir aktris olmasıyla ilgili zaten yeterince yazı yazılmıştır. Değerli hoca Aydın Gün kendisini sahnede seyretme şansına sahip olmuş bir kişi olarak onun temsilini hatırlayınca, “Callas sahneye çıktığı an bütün seyircilerin gözünden çıkan ipleri elinde tutar ve kulise girene kadar bırakmazdı” demiştir. Bütün bu özelliklerin yanında çok değerli bir başka özelliği de müzisyenliğidir Callas’ın. Diğer bütün yetenekler zaman içinde geliştirilebilir fakat müziği duymak, hissetmek, özümsemek, şarkı söylerken sadece notaları doğru entonasyonda ve matematiksel değerde söylemenin ötesine geçip müzikle bütünleşmek hatta müziğe dönüşebilmek doğuştan gelir. Onun kadar besteciye sadık, bestecinin her notasyonunu uygulayan başka bir sanatçı az bulunur. Kelime ve müziği mükemmel bir şekilde harmanlamak, her bir kelimeye anlam katmak, müziği bir hamur gibi yoğurup en güzel şekli vermek gerçek bir müzisyenin işidir. Maria Callas’tan hiç bilmediğiniz bir aryayı dinleyebilirsiniz, ruhunuzu serbest bırakıp neler hissettiğinizi düşünün, sonra aryanın sözlerini okuyun, düşündüğünüzle sözlerin birebir örtüştüğünü görürsünüz. Daha güzel müzik yapmak için kullandığı rubatoları, piyano ve kreşendoları, yapılması hemen hemen imkânsız olan bağ içinde yapabildiği stakatoları, müziği asla dejenere etmeden uyguladığı portamentoları ve daha birçok özelliği sadece daha güzel ve ifadeli müzik yapmak içindir. Maria Callas dünyaya gelmiş sınırlı sayıdaki eşsiz müzisyenden biridir. Onu sadece şancı olarak değerlendirmek bir haksızlıktır. Bu paragrafı ünlü müzik eleştirmeni Ethan Mordden’ın bir yorumuyla bitirmek istiyorum:“Maria Callas, Medea’nın meşhur ‘Dei tuoi figli’aryasından önceki resitatifinde bile birçok sopranonun bir ömür boyu yapmadığı kadar çok müzik yapıyor.”

Callas 1923 yılında Yunanistan’dan Amerika’ya göç eden Yunanlı bir ailenin üçüncü çocuğu olarak doğmuştur. Kendisinden önce bir ablası ve bir ağabeyi olmuş fakat bu erkek çocuk çok küçük yaşta, henüz o zamanki adıyla Maria Anna Sophia Cecilia Kalogeropoulos doğmadan önce ölmüştür. Babası soyadlarının uzunluğu ve zorluğundan dolayı onu Callas olarak kısaltmış, küçük kızın dört ismi olmasına rağmen kullanılan ismi Maria olmuştur. 1937 yılında anne ve babasının boşanmasıyla ablası ve annesiyle beraber Atina’ya geri dönen Callas, konservatuvara girer ve ünlü İtalyan soprano Elvira de Hidalgo ile çalışmaya başlar. De Hidalgo bir röportajında ilk karşılaşmalarını şöyle anlatacaktır: “Gözlüklü, şişman, pek de güzel olmayan bir kız geldi; adı Maria Callas’tı. Pek de özel bir şey olmayacağını düşündüm, bana söylemek istediği aryayı piyanonun üzerine koydu. Oberon operasından ‘Ocean! Thou mighty monster’… Ağzını açtığı anda şaşkınlıktan ağzım açık kaldı. İnanılmaz bir sesi vardı!”

Maria Callas öğrencilik yılları süresince, 16 ve 22 yaşları arasında Cavalleria Rusticana, SuorAngelica,Boccaccio, Tosca, StabatMater (Pergolesi), Tiefland, Fidelio ve Der Bettelstudent eserlerinde rol alır. 22 yaşında şansını denemek üzere Amerika’ya babasının yanına gider, iki yıl boyunca verdiği hiçbir odisyonu başarılı bulunmaz. Avrupa’daki ilk profesyonel sahneye çıkışı 1947 yılında La Gioconda operasıyla Verona Arenası’nda olur. Henüz 24yaşındadır. Tahmin edilenin aksine, muhteşem bir kariyer başlamamıştır. İki yıl boyunca söylediği eserler arasında Turandot, La Forza del Destino, Norma, Aida ayrıca Tristan und Isolde ile Die Walküre (Brünnhilde) de vardır. Callas’ın kariyerindeki dönüm noktası olan hadise 1949 yılında, aynı hafta içinde hem Die Walküre operasındaki Brünnhilde’yi hem de I Puritani operasındaki Elvira’yı söylemesiyle gerçekleşir. Callas’ın kariyerini şekillendirip ona yol gösteren ünlü orkestra şefi Tullio Serafin’in yönettiği I Puritani operasının sopranosu hastalanır. Başka hiçbir soprano müsait değildir. Serafin bir hafta içinde, üç tane Die Walküre temsili olmasına rağmen Callas’a bu rolü öğretir ve onu sahneye çıkartır. Daha önce dramatik soprano olarak tanınan ve sadece bu repertuvarda eserler söyleyen Calas’ın, I Puritani’deki Elvira partisini söyleyeceği duyulunca bir İtalyan eleştirmen şöyle iğneleyici bir yorumda bulunacaktır: “Maria Callas I Puritani söyleyecekmiş, acaba ne zaman Gino Bechi’nin (o günlerin en meşhur İtalyan baritonu) La Traviata’daki Violetta Valery rolünü söyleyeceğini duyacağız?” 

Fakat kimsenin ummadığı bir ses aralığına sahip olan Callas, bir koloratur sopranonun yapabileceği bütün ajiliteleri ve verebileceği tiz notaları (dört Re, bir Mi bemol) kendi sesiyle, büyük bir homojenlik içinde, tertemiz söylemiş ve bir gecede fenomene dönüşmüştür. Bu temsiller sonrasında dünya, Maria Callas’ın sınırlarını, daha doğrusu sınırsızlığını anlamıştır. Kontratlar ve roller peşi sıra gelmiş, bütün opera evleri kapılarını ona açmaya başlamıştır.

1949 yılında Milanolu bir iş adamı olan Giovanni Battista Meneghini ile evlenen Callas, 10 yıl süren evliliği boyunca çok mutlu olduğunu söylemiştir. 1953 yılında yukarıda değindiğim rejime başlamış ve inanılmaz bir şarkıcı olmasının yanı sıra, inanılmaz bir aktris de olmuştur. Bunda elbette ki çalıştığı Margherita Wallmann ve Luchino Visconti gibi büyük rejisörlerin de büyük payı vardır. Callas koloratur soprano rolleri olan Lucia di Lammermoor, Saraydan Kız Kaçırma, Armida (G. Rossini), Rigoletto, I Puritani ve La Sonnambula’yı, dramatik sopranoların söylediği Aida, La Forza del Destino, Medea, Mefistofele, Andrea Chenier, Fedora, La Vestale, Macbeth, Nabucco gibi eserlerle beraber, hatta kimi zaman aynı hafta içinde söylemiştir.

Callas aynı zamanda bel canto eserlerini günümüze kazandıran soprano olmuştur. O seslendirmeden önce sınırlı sayıda bel canto eseri tanınıyordu ve bu eserler sadece ses gösterisine dayanan, sopranoların hünerlerini ve ses cambazlıklarını sergilemekten öteye geçmeyen eserler olarak sınıflandırılıyordu. Callas, bestelenmiş her bir trilin, her bir kadansın bir anlamı olduğunu; karakterin dramatik gelişimi içinde bir ifade için orada olduğunu kanıtlayacaktır. Onun sayesinde Lucia di Lammermoor, Anna Bolena, Il Pirata, La Sonnambula, I Puritani baş kadın kahramanlarının aslında var olan fakat unutulmuş dramatik yönleri bütün çarpıcılığıyla ortaya çıkmıştır. Operada sözlerin de müzik kadar önemli olduğunu kanıtlamıştır. Yaptığı, opera dünyasında büyük bir devrimdir.

Fakat bu kadar çeşitli rol söylemek, sınırsız çalışma ve bu kadar yoğun bir tempo, sesinde yıpranmaya ve özellikle tiz notalarında sorunların çıkmasına sebep olur; kusursuz bir tekniği olmasına rağmen ses kası yorulacak ve eskisi gibi onun her isteğine cevap veremeyecektir. Callas hiçbir zaman tekniğini veya şarkı söyleme yetisini kaybetmemiştir. 1965 yılında son kez sahneye çıktığı Tosca temsilinde bile vokal olarak ne durumda olursa olsun şarkıcılığı, eşsiz bağlı söyleme yetisi, müzikalitesi ve fraz yapma üstünlüğü hiçbir kayba uğramamıştır. 1959 yılında Dallas Operası’nda Lucia di Lammermoor temsilinde son kez bu rolü seslendirmiş, çıldırma sahnesindeki ilk Mi bemolü denemiş, çıkartamayınca bir oktav aşağı almış, ikinci gelen Mi bemolü vermiş fakat neredeyse bir tona yakın pes olmuştur. Şahitler, ağlayarak soyunma odasına giden Callas’ın “Kariyerimin kumarını oynadım, bu kariyer bu gece bitmiştir” dediğini söyler.

İşte artık sesine eskisi kadar hükmedemediği bu dönemde “Sinir sistemim bu kadar yoğun bir baskıyı kaldıramıyor” demeye başlamış ve onu tıpkı bir yarış atı gibi bir operadan diğerine sürükleyen kocasını terk edip dokuz yıl sürecek olan Aristotle Onassis’le birlikteliğe başlamış, bu sayede sadece opera sahnelerinin değil aynı zamanda o dönemki jet sosyetenin de yıldızı olmuştur. 1960 ve son opera temsilini verdiği 1965 yılları arasında plak doldurmak ve konserler verip ender olarak opera söylemekle yetinecektir. 1960 ve 1963 yılları arasında dört yılda opera eserlerinde toplam sahneye çıkış sayısı 14’tür. Oysa sadece 1956 yılında bu sayı 46’dır.

1960 ve 1965 yılları arasında kayda aldığı arya albümleri problemli kayıtlardır. 1965 yılında Tosca rolüyle son kez Londralı sanatseverlerin karşısına çıkar; henüz 41 yaşındadır. 1968 yılında Onassis aniden ilişkilerine son verip Jacqueline Kennedy’le evlenir. Callas yeniden müziğe yönelir fakat 1969 yılında plağa almak istediği Verdi aryaları albümü bir türlü hazırlanamaz, sesi ve sinir sistemi buna izin vermez. Kendisine zaman içinde gelen birçok film teklifi arasından (bu tekliflerden birisi de Navaron’un Topları’dır, rolü reddedince Irene Papas onun yerine geçer) 1969-1970 yıllarında çekilen Pier Paolo Passolini’nin Medea filmindeki baş rolü kabul eder. Sonuç başarısızdır, Callas’ın müzikten yola çıkarak ve onun yardımıyla sergilediği eşsiz oyunculuk yeteneği film alanında göze çarpmaz. 1972 yılında iki alanda daha deneme yapar. Juilliard School’da verdiği masterclass, kayıtlardan da duyulacağı gibi enterpretasyon açısından muhteşem örneklerle dolu olsa da, öğretmenlik açısından tatmin edici değildir. Aynı yıl Giuseppe di Stefano ile Torino Operası’nda I Vespri Siciliani operasının rejisörlüğünü üstlenir. Raina Kabaivanska, Gianni Raimondi, Licinio Montefusco ve Bonaldo Giaiotti başrollerdedir. Reji açısından başarılı bulunmaz eser. Muhtemelen bu iş birlikteliği sırasında Giuseppe di Stefano ile bir düet albümü yapmaya karar verirler ve sonrasında konser vermek üzere Kanada’dan Japonya’ya kadar uzanan bir turneye çıkarlar. Doldurdukları albüm asla basılmaz. Özel koleksiyoncularda gizlice elden ele dolaştırılan bu kayıt gerçekten de basılmaması gerekecek kadar düşük standartta bir kayıttır.

Dünya turu da artistik olarak başarısızdır. Callas verdiği röportajlarda “Doğal olarak ben 20 yıl önceki gibi değilim, hiç kimse olamaz ama bazı şeyler var ki 20 yıl önce yaptığımdan daha iyi yapıyorum” diyecektir. Fakat yapılan korsan kayıtlar bunun aksini göstermektedir.

Yavaş yavaş Paris’teki evine kapanan Callas 1975 yılında Onassis’in ölümüyle iyice kendi dünyasına çekilir. 16 Eylül 1977 tarihinde öğlene doğru geçirdiği bir kalp krizi sonucu hayata gözlerini yumduğunda henüz 53 yaşındadır.

Callas’ın büyüklüğü ve eşsizliği için yazılan birçok yazıdan birini paylaşmak isterim. Ünlü orkestra şefi Nicola Rescigno şöyle der:

“Callas çoğu zaman üç ayrı sese sahip olmakla suçlandı. Bu son derece saçmaydı çünkü onun 300 sesi vardı. Oynadığı her rolün özel bir sesi vardı. Bulduğu bu özel ses içinde de bestecinin vermek istediği mesajı yansıtabilmek için sürekli ses rengini değiştirirdi. Karakteri yansıtmak için en ufak detaylara bile anlam verirdi. Örneğin, basit bir nefes bile anlamlıydı. Bu nefes kimi zaman bir iç çekiş, bir kahkaha, hıçkırık veya aşağılama ifadesi olabilirdi.

Callas’ın doğal yeteneğini hiçbir zaman göz ardı edemeyiz. Fakat çalışmak için harcadığı zaman, disiplin ve alçak gönüllülüğü inanılmazdı. Provaya en önce gelen ve en son giden hep o olurdu. Her provada tam ses söylerdi. Sahnede rol yapmanın önemini tam olarak anlamıştı. Medeaprovaları sırasında aslında bir tiyatro rejisörü olan Alexis Minotis’e bir tiyatrocuya hangi rejiyi yaptırıyorsa onun aynısını yapmak istediğini söylemişti. Minotis ona, opera şarkıcılarının eğilmek, kalkmak, rahat nefes almak gibi konularda farklı rejiler yapmak istediklerini açıkladığında kendisinin bu tip şarkıcılardan biri olmadığını ısrarla belirtmişti. Callas bir şarkıcı değildi, enstrümanı ses olan bir müzisyendi!”

https://www.andante.com.tr/tr/9066/Dogumunun-95.-Yilinda-Maria-Callas

 

2018

TARİH MONTHLY MAGAZINE
2018 August
The Extraordinary rivalry of the Primadonnas
by Ayşe Gür     

KADIN SESİNİN BÜYÜSÜ

Prima donnaların olağanüstü rekabeti

Olağanüstü bir sese sahip ama kaprisli, bencil, rakipleriyle saç saça baş başa kavga eden bir kadın! Opera yıldızlarına verilen ‘prima donna’ (birinci kadın) adı zamanla böyle bir anlama büründü. Aralarındaki rekabet, 18. yüzyıldaki Francesca Cuzzoni ile Faustina Bordoni’den 20. yüzyıldaki Maria Callas ve Renata Tebaldi’ye kadar destanlaştı. Sahne hayatı ve gerisinde yaşanan gerçek dramlar…

Odysseia destanında gemisiyle ülkesine dönmeye çalışan Odysseus, yolda karşılaşacağı büyük bir tehlike konusunda şöyle uyarılır:

“Sirenlere varacaksın sen en önce,
Onlar büyüler yakınlarına gelen bütün insanları,
Kim yaklaşırsa bilmeden ve dinlerse onları, yandı, (…)
Sirenler onu çayırda çınlayan ezgileriyle büyüler, (…)
Durma orda yürü, arkadaşlarının da tıka kulaklarını,
Tatlı balmumuyla tıka ki, onların sesini dinlemesinler.”
 

Homeros’un destanındaki güzel şarkılarıyla erkekleri büyüleyerek yok eden “Siren” denilen bu yaratıkların adı, bugün neden alarm sesi anlamına geliyor? Çünkü öteden beri kadın sesinde erkekleri büyüleyerek mahveden bir tehlikenin barındığına inanılırdı. Belki de bu nedenle, 18. yüzyıldan itibaren opera şarkıcısı kadınların, sahnede canlandırdıkları roller hayatlarına yansıtılıyor, sıradan bir kadın olmaktan çıkarılarak birer zalim kraliçe, kocasına ihanet eden eş, intikam peşinde koşan veya yoldan çıkmış trajik kadına dönüştürülüyorlardı.

Toplumdaki diğer kadınlardan farklı olarak icra ettikleri sanat, kazandıkları şöhret ve para nedeniyle, basmakalıp bir tip haline geldiler. İtalyanca “prima donna” (birinci kadın) veya “diva” (tanrıça) gibi adlarla anıldılar. “Prima donna” zamanla şımarık, kıskanç, kavgacı, bencil kadın anlamına geldi. Perde kapandıktan sonra rolleri bitmiyordu; sanki sürekli skandal çıkarmak zorundaydılar. Ayrıca ahlaken yoldan çıkmış kabul ediliyorlardı. 20. yüzyılın ortalarına kadar bu inanış sürdü. Kendi aralarındaki rekabet de “prima donna” modelinin bir başka özelliğiydi. Opera meraklılarının futbol takımı taraftarları gibi tuttukları birer soprano (veya mezzosoprano) vardı; basının toplumdaki etkisi arttıkça bu rekabet de keskinleşti ve eğlence endüstrisinin en canlı ve kârlı yönlerinden biri oldu.

Yukarıda çizdiğimiz bu modelin ilk örneği 18. yüzyılın ortasındaki Faustina-Bordoni-Francesca Cuzzoni ikilisiyse, son örneği de 20. yüzyılın ortasındaki Maria Callas-Renata Tebaldi çiftiydi. Bu modelin bir gerçek değil de bir kalıp olduğunu en iyi kanıtlayan, aralarındaki iki yüzyıllık zaman farkına rağmen bu iki rekabetin birbirine benzerliğiydi.

 



 








Cuzzoni ve Bordoni 18. yüzyılın çarpışan divaları: Francesca Cuzzoni (sağda) ve Faustina Bordoni (solda). Callas ve Tebaldi arasındaki kapışma, İtalyan ikili arasındaki rekabetin adeta bir kopyasıydı.

Francesca Cuzzoni (1696-1778) ile Faustina Bordoni (1697-1781), kariyerlerinin zirvesine Londra sahnelerinde ulaşmış iki İtalyan şarkıcıydı. Londralılar Cuzzoni’ye “Eski Siren”, Bordoni’ye ise “Yeni Siren” lakabını takmışlardı. Her ikisi de iyi birer şarkıcıydı. Bordoni çok güzel, yumuşak görünüşlü bir kadınken, Cuzzoni’ye kimse böyle iltifat edemezdi. Ancak çirkin, inatçı, kavgacı Cuzzoni, müzisyen olarak diğerinden daha üstün görülüyordu.

Bu divaları İngilizlerle tanıştıran, besteci Handel olmuştu. Londra’da kurulan Royal Academy of Music adlı opera topluluğunun başına gelen Handel, her ikisini de İngiltere’ye davet etmişti. Londra’ya ilk gelen Cuzzoni, Handel’in “Ottone” adlı operasındaki rolü için prova yapılırken kıyameti kopararak besteciyi çileden çıkardı. Onu belinden tuttuğu gibi ikinci kat pencerelerinden birinin önüne sürükleyen Handel, “Madam, tam bir dişi şeytan olduğunuzun farkındayım ama benden size uyarı: Ben de bütün şeytanların başı iblisim!” diye bağırdı. Her an pencereden aşağı atılacağını anlayan Cuzzoni, rolü üstlenerek büyük bir başarı kazandı.

Birkaç yıl sonra bu defa Handel, İtalya’dan Francesca Bordoni’yi transfer etti. İki kadın, biri soprano diğeri mezzosoprano olduğu halde, hemen müthiş bir rekabete girdiler. Seyirciler taraflara ayrıldı; rakip taraftarın gözdesi şarkı söylerken onu ıslıklayıp yuhalayarak operayı futbol stadyumuna çevirdiler. Yarış atlarına Cuzzoni ve Faustina isimlerinin verilmesi rekabeti daha da artırdı. O sırada yeni yeni gelişen basın, ballandıra ballandıra bu rekabeti anlatarak düşmanlığı kızıştırdı. 1727’de Bononcini’nin “Astianatte” adlı operasında her ikisi birden rol aldı. Birinin taraftarları öbürünü o kadar çok yuhaladı ki, her iki şarkıcının da duyulması imkânsız hale geldi. Kavga sahneye taşındı; şarkıcılar birbirlerinin perukalarını çekip çıkararak dövüşmeye başladı. Sonunda her ikisi de sahneden zorla içeriye taşındı. Seyirciler arasında bulunan veliaht prens ve prenses dehşete kapılmıştı; opera sezonu tamamen tatil edildi.

Müzik tarihçisi Sarah Pozderec-Chenevy, doktora tezinde (“Diva Rivalry for Fun and Profit”), Cuzzoni ile Bordoni arasındaki rekabeti, 20. yüzyılda Maria Callas ile Renata Tebaldi arasındaki yarışa benzeterek şöyle diyor: “Faustina Bordoni (ve daha sonra Renata Tebaldi) gibi ‘iyi’ kadınların yaşam öyküleri anlatılırken, kahramanın hayatının mutlu sonla bittiği vurgulanır; prima donna, sıkı çalışmasının ve ahlaklı davranışlarının meyvesini toplayarak, etrafında ailesiyle huzur içinde yaşlanır. Francesca Cuzzoni (ve daha sonra Maria Callas) gibi, şımarık, bencil ve ‘kötü’ kadınların kaderi ise kara komediye benzer; prima donna yaşlandığında günahlarının sonucuna katlanır, yalnız başına kalır”. Gerçekten de ‘kötü’ diva Francesca Cuzzoni müziği bıraktıktan sonra bir düğmecinin yanında çalışarak yoksulluk içinde ölürken, ‘iyi’ diva Faustina Bordoni ünlü besteci Hasse ile evlenerek mutlu bir yaşlılık dönemi geçirdi.

 

Renata Tebaldi (1922-2004)











Maria Callas (1923-1977)




 





















Sahnede ölen diva Alman yönetmen Werner Schroeter, María Malibran’ın sahne 
üzerinde ölmesinden esinlenerek “Maria Malibran’ın Ölümü” (Der Todd der 
Maria Malibran) adlı bir film yaptı.
























Romantik dönemde yani 19. yüzyılda opera çok parlak bir dönem geçirdi. Ancak bu devrin prima donna’larının öncekilerden çok farkı yoktu. Bestecilerden emprezaryolara kadar herkesi karşılarında tirtir titrettikleri, kaprisleriyle aynı sahneyi paylaştıkları meslektaşlarını bıktırdıkları söyleniyor, basın da bu söylentileri abarttıkça abartıyordu. 19. yüzyılın büyük yıldızı İspanyol mezzosoprano María Malibran’ın 28 yaşında ölmesi bile basında böylesi sert bir rekabete bağlanmıştı. Malibran, 1836’da Londra’da attan düşerek ağır bir sarsıntı geçirmesine rağmen opera gösterilerini iptal etmedi. Öldüğü gün, Manchester’da bir konserde, soprano Maria Caradori-Allan ile sahneyi paylaştı. İkisi, Mercadante’nin “Andronico” operasından bir düet söylediler. Orkestra şefi Sir George Smart’ın anlattığına göre, Caradori-Allan şarkı söylerken, birlikte provasını yapmadıkları bir dizi süslemeye girişince (İtalyan operasında şarkıcılar besteye kendi ses süslemelerini katar), María Malibran da çaresiz ona doğaçlama yaparak karşılık vermek zorunda kaldı. Bu stres yetmiyormuş gibi seyirciler alkışlarıyla şarkıcılardan düeti tekrarlamalarını istediler. Tezahürat sürerken, bitap durumdaki Malibran orkestra şefinin kulağına “Tekrar söylersem beni öldürecek” diye fısıldadı. “Öyleyse söyleme, bırak seyircilere ben durumu açıklayayım” dedi orkestra şefi. Ancak Malibran “Hayır” diye cevap verdi. “Yeniden söyleyeceğim ve onu (Coradori-Allan’ı) mahvedeceğim.” Ancak fazla geçmeden fenalaşarak sahne arkasına taşınan Malibran, bir daha kendine gelemeden hayata veda etti. Muhtemelen Coradori-Allan, Malibran’ı öldürmek için bilinçli hareket etmiş değildi ancak divalar arasındaki rekabetle ilgili önyargı nedeniyle bu dedikodu peşini bırakmadı.

1950’lerde dünya opera sahnesini iki büyük yıldız ele geçirdi. Renata Tebaldi (1922-2004) ve Maria Callas (1923-1977). Sanatçıların repertuvarları, ikisi de soprano olduğundan kesişiyordu. İkisi arasındaki rekabetle ilgili söylentiler, basının ve seyircilerin ilgisini yıllarca ayakta tuttu. Sorunlar 1950’de her ikisi de Rio da Janeiro’da sahneye çıktıklarında başladı. Bir konserde, arka arkaya birer arya söylediler. Ancak Callas, Renata’nın alkışlar üzerine bir bis parçası söylemesi üzerine köpürdü. Bu basit olay gazetelerde önemli bir yer tuttu.

1950’lerin sopranoları Renata Tebaldi’nin ve Maria Callas’ın portre fotoğrafları.
İki soprano 1950’lerin aranan yıldızlarıydı.
















Birkaç yıl sonra ikisinin de ABD’deki şöhretinin artmasının ardından, aralarındaki rekabetle ilgili bir soru üzerine Callas şöyle dedi: “Eğer sevgili dostum Renata Tebaldi, (benim yaptığım gibi) bir gece Norma veya Lucia’yı, ertesi gece de Violetta, La Gioconda veya Medea’yı söylerse –işte ancak o zaman birbirimize rakip oluruz. Aksi takdirde, (bizi karşılaştırmak) şampanyayla konyağı… pardon, şampanyayla Coca-Cola’yı karşılaştırmaya benzer”. Buna karşılık Renata Tebaldi’nin ise “Maria’nın sahip olmadığı tek bir şey var, o da kalp” dediği öne sürüldü.

Maria ve Renata, iki yüzyıl önceki Francesca ve Faustina’nın kopyası gibiydi. Mavi gözlü, beyaz tenli, uzun boylu, güzel Renata, pürüzsüz, kadife gibi yumuşak bir “melek sesine” sahipti. Esmer, şişman ve çirkin Maria’nın (sonradan aşırı zayıflayacak, dramatik güzelliği ortaya çıkacaktı) sesi ise “meleksi” değildi ama benzersiz bir yorumcu ve sesini dramanın emrine veren büyük bir şarkıcıydı. Renata annesiyle çok iyi geçinirdi; Maria ise annesiyle ömrü boyunca çekişmişti. Renata’nın kimseyle kavga ettiği görülmemişti, Maria orkestra şeflerinden opera evlerinin müdürlerine kadar herkesle davacıydı. Renata’nın özel hayatını çok az insan bilirdi, Maria’nınki ise her gün gazete sayfalarındaydı. Kısacası Renata “iyi prima donna”, Maria ise “kötü prima donna” kalıbına oturuyordu.


Maria Callas’ın hiddeti Maria Callas, Chicago’da Madama Butterfly operasında oynadığı sırada kendisine bir dava açıldığını öğrenince tebliğ eden polislere bağırırken objektiflere yakalanıyor. Callas’ın kavgacı kişiliği ve davaları ön plandaydı.

Bu imaj gerçeği yansıtmıyordu. Renata sanıldığı kadar yumuşak huylu değildi; hatta New York Metropolitan Operası’nın müdürü Rudolf Bing’e göre, “demirden gamzeleri” vardı. O da en az Maria kadar saplantılıydı, herkesten kendisininki kadar mükemmel bir performans beklerdi. Maria Callas peşini bırakmayan şımarık suçlamalarından hiç kurtulamamış, hastalandığı için temsile çıkamadığında bunu kaprise bağlayan seyircilerin yuhalarıyla karşılaşmıştı. Renata ise 1951’de Metropolitan’da “La Traviata”nın gala gecesi kendi performansını beğenmediği için sonraki sekiz gösteriden çekildiğinde, hayranları hayalkırıklığına uğramış ancak kimsenin aklına protesto etmek gelmemişti. Maria Callas’ın Yunanlı armatör Onassis’le yaşadığı aşk, kocasından ayrılması, ardından Jackie Kennedy ile evlenen Onassis tarafından terk edilmesi magazin haberlerine konu olurken, Renata’nın evli sevgilisinden ancak ölümünden sonra söz edilmişti.

Sahnelerin “iyi” prima donna”sı Tebaldi hakkında dedikodulara izin vermemesi ve zarif bir portre çizmesi sayesinde sahnelerin “iyi prima donna”sı olmuştu.

İki sopranonun sonu da modele uyuyordu. Maria’nın meslek yaşamı mücadeleyle geçmişti, mesleği bırakışı da sorunluydu. Opera dünyasından zirvesinde kayar gibi ilerleyen Renata ise zamanı geldiğinde zarafetle ayrılmayı bilmişti. Callas sahneyi bıraktıktan sonra birkaç kere yeniden operaya dönmeye kalkıştı, ama bu çabalar acıklıydı. Eskinin bir gölgesine dönmüştü. Sonunda sadık hizmetçisi Bruna ve köpekleriyle yaşadığı Paris’teki apartman dairesinde öldü. Renata ise çevresinde ailesi ve dostlarıyla, saygı ve sevgi görerek 82 yaşına kadar yaşadı.

Tebaldi, ömrünün sonuna doğru kendisiyle yapılan bir görüşmede, eski rakibesiyle son dramatik karşılaşmasını anlattı. Yıl 1968’di, Renata Tebaldi, Metropolitan operasında “Adriana Lecouvreur” operasında sahneye çıkıyordu. Seyircilerin arasında meslek yaşamını çoktan terketmiş olan Maria Callas da vardı. Temsilden sonra Callas, kuliste Renata’yı ziyaret etti. Renata şöyle anlatıyor:


Son karşılaşma Maria Callas, rakibesi Renata Tebaldi’yi New York Metropolitan Operası’nda
giyinme odasında kutluyor, 1968. Bu ikilinin son kez karşılaşmaları olacaktı.



 













 

“Çok şaşırdım. Öteden beri onun rakibiydim, 1949’dan beri konuşmamıştık: Neden beni görmek istiyordu? Giyinme odamda birbirimizin gözlerine baktık, kucaklaştık. Maria bana sıkı sıkı sarıldı. Yaprak gibi titriyordu. Gözlerinden akan yaşları boynumda hissediyordum. Neden bu kadar duygusallaştığını anlayamamıştım. Ertesi gün gazetelerde Onassis’in Jackie Kennedy ile evleneceğini okuduğumda anladım. Maria bu evlilikten bir gün önce haberdar olmuştu. Onassis uğruna feda ettiği bir dünyayı temsil ettiğim için görmeye gelmişti beni”.

Başka bir dünyada dost olabilecek bu iki müzisyen, opera dünyasının kuralları gereği birbirinden nefret eden iki rakip diva olarak tarihe geçti. 

https://tarihdergi.com/kadin-sesinin-buyusu-prima-donnalarin-olaganustu-rekabeti/

ANDANTE MUSIC MAGAZINE

2018 December
Maria Callas in Bodrum
by Ece İdil


2009

CUMHURİYET DAILY NEWSPAPER    

2009.03.01
An extraordinary diva: Maria Callas
by Gamze Akdemir

Sıra dışı bir ilahe: Maria Callas

Annesi için daima çirkin ve şişko bir veletti. O ise ince kalmak için tenya yutuyordu. Puccini’den ve onun operalarından nefret ediyordu ama kariyerinde çok önemli bir yere sahipti. Onassis’i çok sevdi ama ihanet sarmalında savruldu. Dev bir yetenekti. Duygusal, gururlu ve kırılgan soprano Maria Callas. Bu sıra dışı ilahenin öyküsünü İtalyan yazar Alfonso Signorini yazdı.

 “Çok duyarlı, çok gururlu ama fazla kırılgan biriyim” diyor efsane soprano Maria Callas, 12 Haziran 1963’te Onassis’in ünlü yatı Christina’da yazdığı ve hiç yayımlanmamış bir mektubunda. La Divina (İlahe) olarak adlandırılan Callas’ın büyük başarılar, iniş çıkışlar, kıskançlıklar ve skandallarla dolu hayatının ve Yunanlı armatör Aristotelis Onassis’le yaşadığı yasak ve fırtınalı aşkın hikâyesini anlatıyor şu günlerde raflardaki yerini alan “Çok Gururlu, Çok Kırılgan” (Turkuvaz Kitaplığı) adlı kitap. Uğruna çok hırpalanacağı güç ve iktidar peşindeki Onassis ile yaşadığı büyük aşk ve ihanet sarmalında savrulan dev bir yeteneğin ve heba olan âşık bir yüreğin sıra dışı öyküsü anlatılan. İtalyan yazar Alfonso Signorini’nin imzasını taşıyor.

Çirkin, şişko velet!

20. yüzyılın ve çağının bir numaralı opera sanatçısıydı Maria Callas... Asıl adıyla Anna Maria Cecilia Sofia Kalogeropoulo… 2 Aralık 1923’te New York’ta dünyaya geldi. Anne ve babası Yunanistan’dan ABD’ye gelen göçmenlerdendi. Babası George Manhetin, Yunanlıların çoğunlukta olduğu yerde eczacı olarak çalışırken ismini Callas olarak değiştirdi. Küçük Maria babasına tapardı, mümkünse tüm vaktini onun dükkânında geçirirdi. Sesinin de aslında ilk keşfedildiği yerdi babasının dükkânı. Dükkânın ortasına dikilip, beyaz bir güvercinin özgürce uçuşunu taklit eden kol hareketleriyle az söylemedi “La Paloma”yı. “Una paloma blanca... Una paloma blanca...” Şarkının sonunda bakışlarıyla gökyüzünün o özgür ruhuna eşlik eder, şık uçuşuna hızlı bir el hareketiyle veda ederdi. Dükkânda alkış sesleri birbirine karışırdı. Sanat yaşamına 9 yaşında aldığı ilk piyano dersleri ile başlaması kaçınılmazdı artık. Ses... Tüm aile biliyordu ki Callas evinin geleceği buydu... 1937’de annesiyle babası boşanınca, anne ve ablasıyla Yunanistan’a dönen küçük Maria için zor günler başlamıştı. Zor kadındı annesi... Zor ve zalimdi... Annesi için daima çirkin, şişko bir velet olarak kaldı, ideal bir ilişkileri olamadı hiç. Annesi ablasını da sanatçı yapmak için çok uğraştı ama olmadı... O Maria değildi, kimse Maria gibi değildi... Annesi belki nefret etmedi ama Maria’yı tam anlamıyla da sevemedi. Maria ünlendikten sonra ise ilişkileri daha da kötüleşti. Maria Callas bunu bir sanatçı olup para kazanmasının ardından hırslı annesinin kıskançlığına bağladı ve onunla görüşmeyi kesti.


Köylü kızı Santuzza

Atina’da İspanyol soprano De Hidalgo’nun öğrencisiydi. Çalışkanlığı ve yeteneğiyle ilgi çekti. Sahneye ise gerçek anlamda 15 yaşında, Pietro Mascagni’nin “Cavalleria Rusticana” operasındaki köylü kızı “Santuzza” rolü ile çıktı. Ve sanki ömrü boyunca kendi yaşantısını oynadı. O dönem Atina’da ulusal konservatuvara 16 yaşından küçükleri almadıkları halde girmeyi başardı. İlk anda sesi kulağa kontralto gibi gelse de daha sonra sesinin oturmaya başlaması ile hocaları onun mezzo-soprano olduğunu fark etmişti.


1940’da bir tiyatro grubunda Shakespeare’in “Tüccar” adlı oyununun şarkılarını seslendirdi. 1941’e gelindiğinde artık profesyonel çalışmalara imza atıyordu. Kariyerinin başında Wagner’in operalarını yorumladı. Birkaç yıl sonra Amerika’ya dönerek babasını buldu ve tekrar Callas ismini alarak Metropolitan operasına girdi.

Manşetler de onu sevdi!

Evet Callas, kariyerine Yunanistan Ulusal Operası’nda küçük bir rol ile başlamış ve “Madam Butterfly” ve “Tristan und Isolde” ile ün kazanmaya başlamıştı ama 1947’de Verona’da ise artık yıldızdı. Yeteneği, insanların ilgisini gittikçe daha fazla çekiyordu. Özellikle medyanın ilgisi onu sürekli manşette tuttu. Aynı yıllarda İtalya’ya giderek uzun bir süre sahne aldı.

Müzik yorumcuları ve onu yakından tanıyanlar, Callas’ın asıl kimliğini bu yıllarda bulduğunu söyleyecekti. Sesi dinleyenleri derinden sarsıyordu, yaşantısı ise medyanın takıntısı haline gelmişti. Gazeteler sanatını yere göğe sığdıramazken, konu özel yaşamına gelince skandal peşindeydi. Callas da yeterli malzemeyi veriyordu hani. Bir keresinde İtalya Cumhurbaşkanı’nın şerefine düzenlenen operanın öncesi rahatsız olduğunu söylemiş, ancak sahneye çıkmak zorunda bırakılmıştı. Ancak Callas operanın ortasında ses çıkarmadan sahneyi terk etmiş, basın konuyu günlerce gündemde tutmuştu. Ne olursa olsun 20. yüzyıl operasının efsanevi divalarından biriydi artık. Öte yandan uluslararası kariyeri opera şarkıcılarının kilolu olmasının beklendiği 1947’de başlayan Callas, 108 kiloya ulaşınca bunalıma girmiş, kendisini çirkin ve sevilemez olarak nitelendirmişti. Yönetmen Luchino Visconti, onunla çalışmaya başlamadan önce 30 kilo vermesini isteyince, 40 kilo vermiş, daha sonra 8 kilo daha kaybetmişti.


İnce kalmak için...

İnce kalma yolunda yaşadığı baskı ve bu uğurda uyguladığı yöntem dehşet vericiydi. Kasten tenya yutuyordu düşünün. Uluslararası Maria Callas Birliği Başkanı olan Bruno Tosi’nin açıklamasına göre ise, Callas çiğ et yemeğe olan merakına bağlı olarak tenyalar üzerine tedavi görmüş, ayrıca iyot tüketimiyle yapılan bir diyet sonucunda kilo vermişti. Bu, tehlikeli bir yöntemdi ancak kendisini güzel bir kuğuya çevirmişti. Tosi’nin tanımıyla Callas “Birçok kadın gibiydi. Tüm hayatı boyunca kilolarıyla savaştı.”

1952’de Emi şirketiyle ilk plak antlaşmasını yapan Maria Callas, bir dönem Londra’da plaklar çıkardıktan sonra 1954’te tekrar Amerika’ya dönerek Lu Çino Fiskonti ile çalışmaya başladı. 1969’da aykırı yönetmen Pier Paolo Pasolini’nin yönettiği “Medea” adlı filmin çekimi için Türkiye’ye geldi, inanılmaz ilgi gördü, kaldığı Pera Palas’ın önü doldu taştı.

Aşk ve Onassis...

Günün birinde ünlü para babası Aristoteles Onassis ile tanıştı, çılgınlar gibi âşık oldu, masal gibi sevdi. Onassis ona Callas olduğunu unutturan tek erkekti. 1959’da eşi Giovanni Battista Meneghini’den ayrılmasının nedeni belliydi; Onassis’le evlenmeyi çok istiyordu. Sanat onun varlık nedeniydi ama operayı bile bırakacak kadar çok seviyordu Onassis’i. Onun uğruna kaybettiği bebeğini bile sahte adla gömmeyi kabul etmişti. Onassis ise bu aşkına ne kadar değerdi tartışılır ama Maria Callas ile evlenmeyecek, onu acımasız sözler sarf ederek, aşağılayarak terk edecek ve suikast sonucu öldürülen ABD Başkanı George Kennedy’nin eski eşi Jacqueline Kennedy ile evlenecektir. Maria, Onassis’in evliliğini asla kabullenmez, sanatına sığınır adeta.

Puccini’den hiç haz etmedi ama...

İki yıl sonra (1962) tekrar konserler vermeye başlar. Maria Callas’ın Puccini’den ve başta “Tosca” olmak üzere hiçbir operasından zerre kadar haz etmediğini kaçımız biliriz? Ama ‘Tosca’daki “Floria Tosca” karakteri de tıpkı “Norma” ve “Violetta” gibi kendisiyle özdeşleşir. Kaldı ki “Tosca” operası kariyerinde çok önemli bir yere sahiptir.

1940’ların başında, 18 yaşında genç bir solistken, Atina Kraliyet Operası’nda üstlendiği ilk büyük roldür. Sahneye son kez çıkışı da yine “Tosca”yla olur. Londra Covent Garden Kraliyet Operası’nda 5 Temmuz 1965 tarihinde bu rolle sahnelere veda eder. Bu arada sanatçının en bilinen video görüntüsünün, yine Covent Garden’da 1964’te sahnelenen “Tosca”nın ikinci perdesinden olduğunu da anımsatalım.

Sanat çevrelerinin yaygın kanısına göre, Callas’ın Victor de Sabata yönetimindeki Milano La Scala Orkestrası eşliğinde yaptığı 1953 tarihli “Tosca”sı, bu operanın en ideal kaydıdır. Kalitesi 50 yılı aşkın süredir de aşılamamıştır.

1974’te Japonya’da son resmi konserini verir Maria Callas. Bir sonraki yıl alacağı Onasis’in ölüm haberiyle sahnelere de veda eder. Adeta dünyaya küserek, Paris’te münzevi bir hayatı tercih eder. Geride dev bir miras ve aşılması zor bir sanat eşiği bırakmıştır.

Öldü mü, öldürüldü mü?

16 Eylül 1977’de 53 yaşındayken tek başına yaşama veda etti Maria Callas. Kalp krizinden ölmediği, bir cinayete kurban gittiği söylenedurdu. 9 milyon dolarlık mücevherleri için piyanist arkadaşı Vaseo Devetzi tarafından zehirlenmiş olabileceği iddia edildi. Bu arada Callas’ın Devetzi’ye miras kalan 11 mücevheri Cenevre’deki bir müzayedede 1 milyon 41 bin Avro’ya satıldı.

MESELE MAGAZINE       

2009 May          
Being Maria Callas
by Sema Topal     

2007

HÜRRİYET DAILY NEWSPAPER    

2007.04.08
Callas is still a legend
by Doğan Hızlan

Callas hala bir efsanedir

ÜNLÜ bir klasik müzik dergisi (*) kapağında büyük harflerle şunu soruyor: "Ölümünden 30 yıl sonra, Maria Callas hala en iyi midir?"

Tanınmış 22 opera eleştirmeni, zirvedeki on soprano, 90’ı aşkın değişik şarkıcının oyları, bir tek kelimede kilitlenmiş:

"Evet."

Dergi, "Tüm Zamanların En İyi 20 Sopranosu"nu seçmiş. Oylama sonuçları Callas Efsanesi’nin, bütün gücüyle müzik dünyasında sürdüğünü gösteriyor. Benim de oyum ona.

20 kişilik listeye kimler girmiş?

Elly Ameling, Rosa Ponselle, Renata Tebaldi, Christine Brewer, Elisabeth Schumann, Karita Mattila, Gundula Janowitz, Galina Vishnevskaya, Regine Crespin, Elizabeth Schwarzkopf, Kirsten Flagstad, Emma Kirkby, Margaret Price, Lucia Popp, Monserrat Caballe, Birgit Nilsson, Leontyne Price, Victoria De Los Angeles, Joan Sutherland, Maria Callas.

* * *

LİSTELER, hayranları hem üzer hem sevindirir. Yıllarca dinlediğiniz bir sopranonun adının olmaması, sizi de beni de şaşırtabilir. Hiçbir liste tam değildir, uzmanlarca, bilinenlerce hazırlansa bile.

Özel dosyada "Gheorghiu (Angela) nerede?" başlıklı bir teselli sütunu var. Bugünün sopranoları yok, diye listenin şoku hafifletilmek istenen bir cümle. Altta üç ad veriliyor. Çünkü onlar da yarının divaları olabilir.

Angela Gheorghiu, Renee Fleming, Anna Netrebko.

Unutulan Değerler bölümündeki adları da ihmal etmeyin, ben onları dinleyeceğim.

Klasik müzik zevki olan herkes Maria Callas’ı dinlemiştir. Onun hayatıyla ilgili filmi, oyunu da seyretmiştir. Filmin adı, Callas Forever’dı.

Terrence Mc Nally’nin Master Class oyununu ben hem Yıldız Kenter’den hem de Ayten Gökçer’den seyrettim.

Nice sesler kulağımda/kulağınızda kimi yankılanıyor, kimi kaybolup gitmiş. Zamanında defalarca pikabımıza, CD çalarımıza koyduk. Şimdi diskoteğimizde terk edilmiş bir rafta duruyor.

Callas’ın en büyük icrası olarak Bellini’nin Norma’sı salık veriliyor dergide.

Diva’nın (1923-1977) son opera turu tenor Giuseppe di Stefano ile birlikte yaptığı icralarmış.

* * *

ODAMDA, Cumartesi Yalnızlığı’mda -Selim İleri’den ödünç alarak- Maria Callas’ın Puccini’nin Madama Butterfly’ından söylediği Un bel di vedremo aryasını dinleyerek yazımı yazdım.

[(*) BBC Music, April 2007, s.26]